Dicle Doğan: Kaz Dağları ne senin ne benim; burası hayvanların, doğanın ve çocukların!

Kaz Dağları'nda günlerdir devam eden 'Su ve Vicdan Nöbeti'nin ilk günlerinden beri orada bulunanlardan biri de 31 yaşındaki Dicle Doğan...

Eklenme: 09 Ağustos 2019 16:04 - Güncelleme: 09 Ağustos 2019 16:10

2015 yılından beri ülkeler arası yürüyerek dünyayı dolaşan bağımsız bir performans sanatçısı olan Doğan, konunun sosyal medya sayesinde daha geniş kitlelerce duyulmasına büyük katkı sağladı ve Instagram hesabından bölgedeki tüm gelişmeleri sürekli paylaşmaya devam ediyor.

"Benim tek derdim doğa ve onu korumak, bu konuda da insanlara farkındalık kazandırmaya çalışıyorum." diyen Dicle, Sözcü'den Gökçe Günaç'ın sorularını yanıtladı:

Buradaki nöbetten nasıl haberin oldu ve ne zaman gelmeye karar verdin?

Burayı tabii ki yıllardır duyuyor ve biliyorum, zamanında bir sürü imza kampanyalarıyla da desteklemiştim ancak durumun bu kadar genişleyip büyüdüğünü son zamanlarda takip etme şansım oldu. Son yürüyüşümden döndüğümde de bir arkadaşım burada bir nöbetin başladığını söyledi. Duyduğumuzda ilk günüydü, ben de dördüncü günde buraya gelmiş oldum. Bunun mücadelesinin uzun yıllardır verildiğini biliyordum ama burada da öğrendiğim kadarıyla çok yakın zamanda bir anda kesim yapılmış. Yani ara ara yapılıyormuş ama son zamanlarda süreç çok hızlı ilerlemiş.

O yüzden zaten ‘bunca zamandır neredeydiniz’ sorusunun karşılığını bulamıyorum. Bir şekilde duyulmamış, hatta ‘böyle bir şeyden hiç haberimiz yoktu’ diyen yüzlerce mesaj aldım. Evet ne üzücü bize ki bunca zamandır bir yerlerdeymişiz ama şimdi buradayız. Dünyayı yürürken de bunu söylüyordum; bu kıyımlardan, doğaya zararlardan hepimiz öyle ya da böyle sorumluyuz, bunu bu nöbetin içinde bir insan olarak söylemiyorum sadece. Zaten konu ‘biz buradayız sen neredesin’ değil aslında.

Hiç birimiz yoktuk, şimdi hep birlikte burada olmalıyız. Ben yürüyüşlerimde de doğaya ne kadar ait olduğumuzu ve doğayla uyumlu nasıl yaşanabileceğini sosyal medya hesabımla elimden geldiğince paylaşmaya çalışıyorum. Benim niyetim bir sanatçı olarak basit, sıradan ve hiç bir sloganı temsil etmeyen bir  insan olmak aslında. Sadece doğanın farkında, bir hayvan gibi bazen görünür, bazen görünmez olmak ve zararsız bir şekilde yaşamaya çalışmak. Buraya geliş amacım da böyle ortaya çıktı çünkü kendimi sorumlu hissediyor ve vicdan azabı duyuyorum.

İlk geldiğinde neyle karşılaştın ve burada günlerini nasıl geçiriyorsun?

Biz buraya iki kadın geldik ve hiç bir şekilde ne olduğunu, hatta gerçekten böyle bir nöbet olup olmadığını bile bilmiyorduk. Geldiğimizde burada neredeyse hiç kimse yoktu, belediyeden insanlar vardı ama halk yoktu.

Biz de tedirgin olup en orta, en güneşli alana çadırımızı kurduk, hatta ilk gelen olup en güneşli alanda kalmamız da komik oldu ama en orta yerde kalıp en son varan olmuşcasına alanda bulunmak benim için çok anlamlı. Çünkü benim amacım hiç bir şeyin kahramanı olmak ya da önderliğini yapmak değil, tam tersi etrafımızı çoğaltmaktı.

HEDEFİMİZ TÜN DÜNYADAKİ AKTİVİSTLERE ULAŞMAK

Her gün kendi hesabından onlarca paylaşım yapıyor ve en güncel bilgileri duyuruyorsun. Ne kadar işe yarıyor bu?

Günümüzde sosyal medyanın gücünü hepimiz biliyoruz, ben de bunu kuvvetlendirmeye ve daha fazla insanı getirmeye çalışıyorum.

Etkili de olduğunu gördüm, destekleyen herkese de teşekkür ediyorum çünkü çok acayip bir şey oldu, yazılarım İngilizce’ye çevrilmeye başlandı ve paylaşımlarım çok fazla kitleye ulaşıyor. Buraya bunun sayesinde gelen çok fazla insan oldu. Burada da afişler hazırlanıp asılıyor, provokasyona engel olmak için bir sürü şey yapılıyor, ırkçı ve nefret söylemlerinin engellenmesi, şiddeti değil sevgiyi desteklemek için olabildiğince çağrılar yapıyoruz. Düzenli olarak forumlar yapıp daha fazla ne kadar duyurabileceğimiz üzerine çalışıyoruz.

İnanılmaz bir zincir oluşturduk, şimdi Kanada’ya ulaşmak ve oradaki aktivistleri harekete geçirip, tüm dünyadaki doğa aktivistlerine buranın sesini duyurmak hedefimiz. O yüzden İngilizce, Almanca, Fransızca metinler hazırlıyoruz, grafik tasarımcı arkadaşlarımız farklı görsellerle burayı duyurmaya başladı, günümüzün görsel dünyasında burayı daha da görünür kılmak çok anlamlı, bakalım umarım başarabiliriz.

Burada kamp kurarak nöbet tutuyorsunuz, bazı insanlar tatil gibi zaman geçiriyorlar diye eleştirilerde de bulunuyor… 

Ben kendi adıma hiç piknik tadında değilim. Gerçekten çok yorgunum, 2 saat uykuyla duruyor ve tek öğün yemek yiyebiliyorum. O yüzden aslında herkes bireysel olarak mücadelesini sürdürürse burası görünür olacak.

Gençler gelip bize görev verin diyorlar, hayır sen görev alacaksın, sen görüp farkedeceksin ne yapılması gerektiğini. Mesela köylere gidilebilir çünkü hala Çanakkale’de yerel halkın haberi yok.

Burada bir çok arkadaş İstanbul’dan katılım sağlıyor. Çanakkaleli’yi, köylüyü buraya getirmemiz lazım, gençlere de onu söylüyoruz. Gidin köylülere anlatın, köyün içinde eylem yapın. Protestoyu duyurun çünkü ne oluyor diyecekler ve o zaman anlatmaya başlayacaksın buradaki katliamı.

Bilmeyen çok fazla insan var. Ya da işte 3-5 ağaç kesildi amma abarttınız diyenler var, onlara da anlatacaksın siyanür karıştığında zehirlendiğini, ileride çocuklarının, tarlalarının, büyük baş hayvanlarının bundan çok etkilenebileceğini. Bilinçlendirip anlatırsak ve herkes ne yapabileceğine dair kafa patlatırsa herkes bu nöbetin devamlılığını sağlayacaktır diye düşünüyorum.

Pazartesi günü şantiyede yapılan eylem için içeri giriş izni verilmişti. Bunu da yetersiz bulan ve daha rahatsız edici eylemler yapılması lazım diyenler var…

İnsanlar hala pasif savunmanın ne kadar etili olabileceğinin farkında değil. Bizim amacımız birilerinin burnunu kanatmak ya da güvenlik görevlilerini tahrik etmek değil. Zaten hiç birimiz gerçekten onuru sorgulayabilecek kadar onurlu yaşamıyoruz diye düşünüyorum. Hepimizin telefonları, altın takıları, bilgisayarları vs var. Aslında her birimiz bu kıyımdan sorumluyuz ve hiç birimiz bunun farkında değiliz.

Şu algı da çok yanlış, e biz burda nöbetteyiz siz suçlusunuz, hayır hepimiz suçluyuz. Elimizi vicdanımıza koyup biz gerçekten bugüne kadar neredeydik sorusunu, burada olan insanlar da kendine sormalı. Pazartesi günü hiç kimsenin burnu kanamadan barışçıl bir şekilde alandan çıkıldı. Medyada çevreci ya da vicdan sahibi insanlar olarak duyurulmak da bir başkaldırıydı. Çünkü bu başka bir yere çekilip provokeyle talan etmeye, şiddete de dönebilirdi.

O gün alana girildiğinde ilk defa 10 bin kişi o görüntüyü canlı gördü. Ben oraya ilk gittiğimde bütün gün ağladım ve çok değişik bir histi benim için, bir tane böcek bile yok orada. Hiç bir yaşam nefesi yok, rüzgar bile yok, zombi şehrine dönmüş gibi. Yarın 20 bin, öbür gün 30 bin kişi orayı canlı görecek ve oradaki o yaşamsızlığı görmek bile bir şeye sebep olacak. Zaten orada büyük bir şiddet var.

Biz oraya fidanlarımızla gitmeliyiz, orayı ancak yeni bir yaşam kazandırarak kurtarabiliriz. Binlerce mesaj aldım ve sevgiyi anlatmaya çalışmam insanlarda çok etkili oldu bence; hiç bir zaman şiddeti, ötekileştirmeyi savunmadım, her zaman sevginle, sanatınla, masumiyetinle, farkındalığınla, kendi suçluluk duygunla gel buraya dedim ve bunun ne kadar etkili olabileceğini gördüm. Hayatımda ilk defa aslında sözün gücünün bu kadar etkili olabileceğini farkettim, sevgiyi konuşmak da işliyormuş şiddetten öteye. Zaten bizi bu hale getiren şey şiddet, biz insanları şiddete değil farkındalığa davet etmeliyiz.

Buraya gelen insanlarının yaş ortalamasının epey yüksek olduğunu ve çocuklu ailelerin de burada olduğunu gördüm.

Evet ben de ilk geldiğimde yaş konusuna çok şaşırdım, 50-60 yaşında buraya gelip uzun süre çadırda kalan insanlar var. Çocuklu ailelerin olmasından da çok mutluyum. Çocukların hiç şiddet görmeden de aslında doğayı savunabilecekleri, ağaçlara sarılabilecekleri ve bu kadar kalabalıkta hala o sakinlikle bunun yapılabileceğini görmesi çok önemliydi.

Çocuklar da sesini duyurmalı ve her zaman onların geleceği için bir şeyler yapmalıyız. Bir Zen ustasının da söylediği gibi, torunlarımıza aktaracak bir sözümüz ve mesajımız olmalı çünkü bu dünya hepimizin. Evcil hayvanlarıyla ve çocuklarıyla gelenler buradaki dengeyi çok güzel tutuyor.

Kaz Dağları’ndaki nöbeti Gezi direnişine benzetenler var, sen nasıl hissediyorsun?

Gezi ayrı bir olaydı, burası ayrı bir olay ve ikisinin birbirinden ayırt edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Oranın ruhu buraya taşındı diyenler var evet ama bu doğru değil, buranın başka bir ruhu var.

Buranın başka bir söylemi var, oranın başka bir söylemi vardı. Oradaki ruhu buraya taşıyamayız çünkü burası Kaz Dağları’nın ruhu. Beyoğlu, her gün binlerce insanın gelip geçtiği, pek çok farklı kültürün bir arada olduğu bir bölge. Biz Kaz Dağları’nın ruhunu yaşatmak için buradayız.

Şu an Türkiye’nin bir sürü yerinde kıyım var. Bir sürü yer varken niye Kaz Dağları diye soranlar da var. Bu bir uyanış benim için, burayı savunurken diğer yerleri de söylemek gerekiyor. Belki 10 bin buraya, 20 bin oraya, 5 bin başka yere gitmek için bir şeyler yapmalı ve duyurabilen herkes oralar için de çabalamalı ki ‘uyanışa ortak ol’ dediğimiz çağrının bir amacı olabilsin. Elbette mesele sadece Kaz Dağları değil, Salda da bir mesele, Hasankeyf de öyle. Aslında bizim tarihimiz, kültürümüz, doğamız, hayvanlarımız ve çocuklarımız mesele.

BURADA MİSAFİRİZ, İSTİLACI DEĞİL

Peki burasıyla ilgili hedefiniz ne? Ne kadar süre bu kampı sürdürmeyi planlıyorsunuz? Çünkü burada sürekli bir kalabalığın bulunması da aslında yaban hayatı rahatsız etmez mi?

Ben de öyle düşünüyorum. Burada her zaman belirttik, yaban hayatı için lütfen dikkatli olalım, doğayla uyumlu nöbette kalalım diye. Burada bir yaşam köyü kurmaktan ziyade, buranın gelip geçici bir yer olduğunu, bu alanın yaban hayvanlarının yerleşim yeri olduğunu ve bizim onların misafiri olduğumuzu, haklarını kazandığımız noktada buradan gitmemiz gerektiğini bilmemiz gerekiyor.

Burası bizim değil; hayvanların, ormanların, ağaçların ve biz sadece onların haklarını savunmak için geçici misafirleriz. O nedenle burada da bilinçli kalabalığa ihtiyacımız var, doğayı dinlemek ve onun çığlığını duyurmak için buradayız, istilacı olamayız.

Sence bu nöbet ne kadar etkili olur ya da neyi değiştirir?

Etkinlik günü biraz umut doldum aslında, çünkü bunu kamuoyuna duyurmamız gerekiyordu ve başardık, pek çok ünlü de destek verdi. Şiddetin hiç bir şey kurtarmadığını zaten bu güne kadar görmüş olmamız gerekiyor. Hiç kimsenin burnu kanamadan bu katliamı durdurduk diye bir başlık görmek çok umut vaat edici değil mi?

Bizler neden bunu başaran insanlar olmayalım mesela? Elimden geldiğince bunu söylemeye devam edeceğim, nefret söylemlerine kesinlikle karşıyım. Burada kapıya da yazdık; türcü, cinsiyetçi, nefret söylemi giremez diye. Onların yeri burası değil. En azından doğada hiç bir söylem böyle değil bunu biliyoruz, hiç bir hayvan böyle yaklaşmıyor kimseye, hatta bizim kokularımızı hissettiklerinde gelmiyorlar bile. Biz niye onların alanlarına giriyoruz ki bu kadar?

DOĞADA SADECE UYUM VAR, POLİTİKAYLA ALAKASI YOK

Senin açından bu konunun politik tarafı nasıl? Buradaki maden işletmesinin yabancı veya Türk bir şirket olması arasında bir fark var mı?

14 bin ağaç kesilmiş olsaydı da bu bir problemdi, 25 ağaç kesilse de bir problem. Evet 195 bin çok büyük bir rakam ama bu 95 tane de olsa çok büyük bir rakam yani ne farkı var ki 195 bin insanın ölmesiyle bu kadar ağacın ölmesinin?

Bir de orası Kaz Dağları değil, 40 km ötesi diyenler var, bunun hiç bir önemi yok. Doğanın politikayla bir alakası yok. Şunu anlamamız gerekiyor, akıl insanın en büyük zehri bence ve doğada bu kadar akıl yok. Herkes uyum içinde yaşayabiliyor. Benim bu konudaki farkındalığım yalnız yürümeye başladığımda oluştu.

Biraz kalbinle yaklaşmayı, ağacı hissetmeyi, hayvanın sesini duymayı öğrendiğinde anlıyorsun. Benim yanıma domuz da geldi, geyik de atladı ama hiçbir zaman onları rahatsız edebilecek bir ses yapmadığım için bu mümkün oldu, muhtemelen benim sesimi ve kokumu duysaydı gelmeyecekti bu canlı. Hiç yokmuşsun kadar olabiliyorsun doğada, o kadar minimal bir çadırla, yemek pişirmeyerek, hiç ses yapmayarak, ışık kullanmayarak yabani hayvanları görebilecek doğal bir yaşama sahip olabiliyormuşsun aslında.

Çünkü istila etmiyorsun, ertesi gün oradan gidiyorsun. O yüzden bence doğanın politikayla hiç bir alakası yok, politika zeka ister, doğada ise uyum var. Ben politikadan anlamıyorum, anlamak da istemiyorum, evet apolitiğim ama apolitik olmam bu desteğe katılmayacağım anlamına da gelmiyor. Burada konu bu değil, o yüzden hangi görüşten olursa olsun herkes buraya gelmeli, hepimizin meselesi olmalı bu.

Bizim etnik ve politik kimliğimizin ya da duruşumuzun hiç bir önemi yok, yarın öbür gün o parti olacak bu parti olmayacak. Belki 100 yıl sonra benim çocuğum o partinin adını bile bilmiyor olacak ama domuzu, geyiği biliyor olacak, önemli olan bu. Hiç bir şey için geç değil, birlikte çok güzel olduğumuzu bir çok aşamada gördük ve bunu da birlikte başarabileceğimize inanıyorum.  Bu katliamı durdurup bir milyon insanın buraya fidan diktiği günleri görmek istiyorum sadece.